50-60 YIL ÖNCE OTOBÜSÇÜLÜK

Otobüsçülük tarihini yokluklarla, imkânsızlıklarla boğuşan “yürekli insanlar” yazmıştır…

Babam Mehmet Selim Kara bu tarihi yazanlardan…

Sohbetlerimizde hep not tutar veya teybi açarım…

Otobüsçülük tarihi ile ilgili bir sohbeti aşağıda bulacaksınız.

Nereden nereye…

* * *

Mehmet Selim Kara’ya sözü bırakıyorum:

1950’lerde doğru dürüst yol yoktu…

Antakya’dan İstanbul’a eğer çok seri gidersen 30-35 saatte ulaşırdın.

Kışın bazen iki-üç günde…

O zamanlar bu iş otobüsçülük değildi zaten, hamallıktı.

Yolcu da yoktu, yolculuk yapan insan da azdı.

Yola çıkıp, yolda durmadan, arıza yapmadan, lastik patlamadan İstanbul’a varıldığında adeta bayram yapılırdı.

O günkü durumla bugün ulaştığımız nokta arasında dağlar kadar fark var.

Kıyas kabul etmeyen bir durum…

Bugün araba çok iyi; son teknolojiye sahip, kullanımı rahat.

Yolların durumunda büyük bir gelişme de yaşandı.

Duble yol, beton asfalt. Kışın yolda don olmuyor…

Olursa Karayolları hemen yetişiyor, tuz atıyor, eritiyor, kurtarıyor.

50’li 60’lı yıllarda üç ay kara toprak görünmüyordu.

Ya araba kayar yolda kalırsın ya da önünde araba kaymıştır, beklersin…

Lastik patlar lastik tamircisi yok, şoförle, muavin pompalarla lastiği şişirirdi.

Kışın yolda kalan bir aracı beklemek zorunda kalırdık. Bir kamyon ya da traktör bulup çektirirdik…

Bu günkü birçok köy yolu, geçmişin Adana-Antakya veya Adana-İstanbul yollarından daha iyi.

Yolculuk bir meşakkatti…

Eskiden yolcu beraberinde bir çıkının içinde yiyeceğini götürürdü.

Yolluk, yolda kalırsam bunu yerim diye adetten götürülürdü.

Bugün otobüste yolculuk rahat…

* * *

Bebek nasıl zorlukla ve özenle yetiştirilip büyütülüyorsa, otobüsçülük de sıfırdan bugüne geldi.

Kamyon bozmasından, milli kasa, ahşaptan saç ve profile…

Şimdi hepsi fabrikasyon, elektronik donanım.

Kamyondan bozma otobüsü yöremde ben yarattım.

Kasayı, koltuğu yaptırıyordum.

60’lı yıllara kadar yatar koltuk yoktu.

Sabit ve ottan oturaklar üzerine yaylı panizör kaplamalar vardı. Bugün en lüks kauçuktan yapılıyor.

* * *

Türkiye’de Karayollarının yeni yeni yapılanmaya başlandığı, otobüsçülüğün temellerinin atıldığı zor yıllardı…

O günlerde arıza yapsa da kara saplanıp yolda kalsa da otobüstekilerin kader birliği vardı.

Şoförün yolcusuyla yaptığı kader birliği uzun saatler hatta günler sürebilirdi…

Yolculuklarda yolda kalan bir arabanın yenisinin gönderilmesinin imkânsız olduğu zamanlarda yolcu da çaresiz arızanın giderilmesini beklerdi.

* * *

Sınırlı ithalat uygulaması, Türkiye’de yedek parça ve lastik girişini de zora soktu.

Karaborsaya engel olmak için milli koruma kanunu çıkarıldı.

Böylece otobüs sahipleri gerekli parçayı alabilmek için valiliklerde evrak peşinde koşmaya başladı.

Diyelim sizin freniniz bozulmuş…

Motor freni almak belgeye tabiydi.

İhtiyaç belgesi diye bir belge vardı.

Bunu almak içinde valiliğe gideceksin ihtiyacını oraya bildireceksin oradan belge alıp geleceksin.

İthalatçıdan yahut perakendeciden o belgeyi vererek balata alabileceksin.

* * *

Soğuk olduğu zaman bir tenekenin içinde kül, külün üzerinde ispirto karıştırırdık. İspirtoyu yakardık. Altmışlı yıllarda egzozu otobüsün içersinden, motorun arkasından koridordan arkaya kadar, oradan aşağı inerdi. Arabayı ısıtırdık. Hatta uzun yolda yolcu ayağını egzoza dayar ya, ayakkabı yanar, kokusu çıkar, yani bir işkence.

* * *

Evet… Otobüsçülük sıfırdan buralara geldi.

 

Latif Karaali, Ulaştırma Dünyası,

3 Kasım 2008 sayı : 385

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir