Molkoçoğlu’nun torunu

1.sayfa:

Geçen ay Has Otomotiv otobüsçülerle Atina’ya gitti… Bizi babası bir ara Büyükada’da hükümet tabibi olan Anna karşıladı. Türk-Yunan ilişkilerinde, her iki ülke insanı, geçmişte büyük acılar yaşadı. Bugün bir “yakınlaşma” var. İnsanlar mutlu ve umutlu…
Bizim “Laz Ali” de umutlu… hep “bizden biri” olarak kabul ettiğimiz dostumuz Lazaros’un anılarından bir kısmını nakledeyim…

 

3.sayfa:

Molkoçoğlu’nun torunu

Geçen ay Has Otomotiv otobüsçülerle Atina’ya gitti… hoş bir gezi oldu…

Uçak Atina’ya indi… otobüsler alanda bizi bekliyordu… Bizi Anna karşıladı… Anna, Karasu doğumlu… Babası da Büyükada’da hükümet tabibi idi… fırsat buldukça İstanbul’a gelir Anna…

Türkiye’ye özlem, hasret dolu…

Otobüsler otele vardı… otobüslerden indik…
Bıyıklı bir Yunanlı yanıma yaklaştı “Siz İstanbul’dan mı geliyorsunuz?” dedi.
“Evet İstanbul’dan” dedim… ve sordum “kaç yıldır buradasın?” Cevap yoruma mahal bırakmayan netlik ve keskinlikte… “Maalesef 30 yıldır buradayım…”
Türk-Yunan ilişkilerinde, her iki ülke insanı, geçmişte büyük acılar yaşadı. Bugün bir “yakınlaşma” var. İnsanlar mutlu ve umutlu…
Bizim “Laz Ali” de umutlu… hep “bizden biri” olarak kabul ettiğimiz dostumuz Lazaros’un anılarından bir kısmını nakledeyim…
*  *  *
Lazaros’un anılarında Türkiye’nin; hele İstanbul’un, hele hele Kadıköy’ün önemli bir yeri var.
Türkiye’den Yunanistan’a gitmek zorunda kalan bütün Rum vatandaşlarımız gibi…
Hiç unutamamışlar… Mahallelerini… Okullarını… Çocukluk arkadaşlarını… İşlerini…
…Ve aşklarını!
“Hasret” kavurmuş yüreklerini… Vatan hasreti!..
*  *  *

Bugün televizyonda ilgi ile izlenen “Yabancı damat” diye bir dizi var. Antepli bir Türk kızı ile Atinalı bir Rum gencinin aşkını işleyen ilginç bir dizi… Böyle bir aşkı Kadıköy’deki gençlik yıllarında Lazaros da yaşamış. Lazaros ya da o günlerde arkadaşları olan Türk çocuklarının –O’nu korumak düşüncesiyle- taktıkları ismiyle Laz Ali… Sözü, Kadıköylü Laz Ali’ye bırakayım. Gözleri dalıyor, 50 yıl öncesini bir kere daha yaşıyor Lazaros…
“İlk kez âşık olmuştum. Sevgi adında Kadıköylü bir Türk kızıydı. Aynı sokakta, karşı karşıya oturuyorduk. Ailesi; özellikle de babası, benim Rum olduğumu öğrenince, görüşmemize karşı
çıkarak ilişkimizi bitirmemize neden olmuştu. Evini bizim evin karşısından taşıyarak O’nu benden uzaklaştırmıştı. Sevgi, benim ilk aşkımdı. Unutamadım.
Sonra bir Rum’la evlendim. Karım Eva, Üsküdar’da oturuyordu. Cumartesi günleri öğleden sonra geziyorduk. Eva ile çay bahçesinde tanıştık.
Hafta sonları aynı çay bahçesinde buluşarak günlerimizi geçiriyorduk. Atina’ya gitmeden önce ailesi benden söz istedi, ben de verdim. O da Atina’ya geldi ve mecbur oldum evlendik.
Burada tanıştık, Atina’da evlendik. Tüm akrabalarımızı Atina’ya getirdik. Eli iş tutan bizden ayrıldı.
Bu esnada eşimle anlaşamıyorduk. İstanbul’dan gelen Rumlar Yunan’da kültür dernekleri kurdular. Eski resimlerle, eski hatıralarla avunuyorduk.”
Televizyonda seyrettiğimiz “Yabancı Damat” dizisinde olduğu gibi “mutlu son” olmamış Lazaros’un aşkı… Yaşadığı olaylara paralel “aşk acısı”nı da tatmış Kadıköylü Laz Ali…
“Yabancı Damat” dizisinin bir başka kahramanı “Hala” gibi…
*  *  *

Lazaros için “Bizden biri” demiştim… Bakın şimdi… Dedesi; Kayseri, Talas’tan… Soyadı, Malkoçoğlu… Rumca tek kelime bile bilmiyorlar. Öyle ki; İncil’i bile Türkçe okuyorlar. O günlerle bu günlerin kıyaslamasını da yapan Lazaros, yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“O zamanlar şimdiki gibi değildi ki… Şimdi her yerde Rum müziği çalınıyor. O zaman ‘Vatandaş Türkçe konuş’ diye arkamızdan bağırıyorlardı. Vapurda ‘gâvur, Türkçe konuş’ diye lâf atıyorlardı. ‘Ben Türk tebaasıyım’ diyordum, önem vermiyorlardı.
Babam Diyarbakır’da askerlik yaptı. Dedem Kayserili… Talas’tan. Dedemin soyadı Malkoçoğlu’ydu ve Rumca konuşmasını bile bilmiyordu. Marangozdu. Kayseri’den İstanbul’a geldiler 1922’de. İncil’i bile Türkçe okuyordu. Evde hep Türkçe konuşuyordu.

Yemeklerimiz hep Türk yemeğiydi. Mantı falan yapıyordu anneannem; hatırlıyorum. Ben Rumcayı çok sonra öğrendim.”
*  *  *
”Burdan kovulup, Yunanistan’a gidince, bana kucak açacaklarını zannediyordum. Ne kucak açması… ‘Türk tohumu’ diyorlardı, ‘ne işiniz var burada’ diyorlardı. Şimdi nasıl Arnavutlara, yabancılara çalışma izni, oturma izni veriyorlar, bize de öyle belge verdiler. Her ay polise gidip oturma izni alıyordum. Yurt dışına çıkamıyordum. İlk 6–7 ay öyle zorluklar çektim ki, sürekli ağlıyordum. Geri dönmek istiyordum. Ama dönemiyordum. Pasaportum yoktu. Türkiye’den verilen pasaportun süresi de zaten 10 günlüktü.”
*  *  *

İş gereği, geçen hafta Atina’daydım… Görüyorum… Hem de her Atina ziyaretimde… Bu coğrafyada yaşayan insanlar arasında “dostluk” var. Türkiye’yi konuşuyoruz. İstanbul’u konuşuyoruz… Istırap dolu günler anılarda kalmış. Ama… Sohbetlerin ana malzemesi.

İnsanlar dost… Ancak, eski siyasiler suçlanıyor…

Lazaros’un “hüzün” dolu anlarına devam edeceğim…

Latif Karaali, Ulaştırma Dünyası

08 Ocak 2007, Sayı: 290

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir