Kadıköylü Laz Ali

TÜRKİYE ile Yunanistan arasında son günlerde “bahar havası” esiyor.

Bir “yakınlaşma” var. Tarihte ilk defâ bir kuvvet komutanımız Yunanistan’ı ziyaret etti.

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt…

Org. Büyükanıt, Atina’da “büyük bir misafirperverlik örneği” gösterilerek karşılandı. Bunu kendisi söylüyor.

Org. Büyükanıt’ın başka söyledikleri de var. Meselâ…

Ziyaret sırasında, meslekdaşı Korg. Duvas‘ın kulağına eğilerek “Seninle birlikte büyük adımlar atacağız” diyor.

Şu sözü ise çok önemli:

“Askerlerin hep savaş yaptıkları zannedilir. Oysa, askerler barışı da güzel yapar.”

 

Türk-Yunan ilişkilerinde tarihte “acılar” yaşandı…

Bugün, gelinen nokta bu!

Size, dostumuz Lazaros’u anlatacağım.

Lazaros’la bir sohbetimizi…   

Sözü, Lazaros’a bırakayım:

“1945’de İstanbul’da, Kadıköy Moda’da doğdum, büyüdüm. İsmim, Lazaros.

Koyu bir Fenerbahçeliyim.

İlkokulu Kadıköy Yeldeğirrneni’nde okurken hayatın açılarıyla karşılaşmaya başladım.

Henüz yedi yaşındayken babamın ansızın vefatı da acılarımdan biriydi.

Her insanın okul yıllarında, hevesi olduğu gibi benim de bir hevesim vardı; izci olmaktı.

Henüz nedenini bile anlayamayacak kadar küçük yaştaydım… Şimdilerde anlıyorum öğret­menlerimin beni izci yapmamalarının sebebini.

Sebebi, Rum olmamdı.

Umutlarımın ve hayallerimin yıkıldığı bu dö­nem içerisinde, özlem duyduğum izciliği bir nebze de olsa hafifletmek için, okul bahçesinin duvarına tırmanarak şaşkın gözlerle izlediğim ço­cuklar, izci olamamanın hüznünü yaşatıyorlardı bana.

Maalesef izci olamadım. Rum olduğum için beni izci yapmadılar. Vallahi izci olamadım.”

Bunları anlatırken dostumuz Lazaros’un yüzünde bir “hüzün” vardı.

Hem izci olamadı, hem asker olamadı.

“Vallahi olamadım” diye yemin ediyordu.

Devam edeyim Lazaros’un anılarına:

“O davulun sesini hiçbir zaman unutmam. İzcileri hatırladıkça, parmaklarımla hep trampet çalarım. Okula gittiğim zaman, her sabah aynen hatırlıyorum Türk’üm, doğruyum, çalışkanım,, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak …’ diye and içerdik. Siyasetçiler bu hale getirdi.

Moda’daki Rum ilkokuluna gidiyordum. Derslerimiz Türkçe’ydi. Tarih, coğrafya, hayat bilgisi gibi. Biraz da Rumca matematik dersleri yapıyor­duk. Sonra Liseyi de Kadıköy’de okudum. Türkiye’de askere gitmek istiyordum her Türk

gitmek istiyordum.”

Dostumuzun yüzünü bir “hüzün” de burada kaplıyordu…

Rum olduğu için ilkokulun izci takımına alınmamıştı. Hayâllerinde yatan “trampet çalma”si bile engellenmişti. ..

 O günler “kritik” günlerdi.

Bırakalım, Lazaros devam etsin:

“1955’Ierde 6-7 Eylül Olayları’nı anlatmak is­tiyorum. Kadıköyde Misak-ı Milli Sokağı’nda üç katlı ahşap bir evde oturuyorduk. İki katı bize aitti. Üst katımızda da Vagon Lee Cook’da çalışan Gi­ritli bir Türk oturuyordu. Biz o mahalleye yeni ta­şınmıştık.

Babamız henüz ölmüştü. Ben 10 yaşında, kardeşim ise 3 yaşındaydı. Annem güzel, alımlı bir kadındı.

6-7 Eylül olaylarının başladığı gün… Bizim evin önünde çapulcular toplanmıştı.

“Madamı dışarı çıkarın” diye bağırışıyorlardı. Şaşkın gözlerle etrafa bakınıyorduk. Yardımımıza üst katta oturan Türk komşumuz koştu. Giritli Beyefendi bizi sevdiği için. Vagon Lee Cook üniformasıyla aşağıya indi. Onları kovdu.

Akşam hava biraz karanlık.

Çapulcular O’nu subay zan­nedip teker teker kapının önünü terk ettiler. Bir daha da rahatsız etmediler. O’nun sayesinde bi­ze birşey olmadı. Evimizde hasar olmadı. O’nun sayesinde kazâsız-belâsız kurtulmuştuk olaylar­dan. O olmasaydı, muhakkak birşeyler olacaktı.

Mahallede Türk çocuklarıyla arkadaşlık yapı­yordum. Bana o günlerde ‘Lazaros’ değil de ‘Lazali’ diyorlardı. Aslında ismimi değiştirmeleri hiç de hoşuma gitmiyordu, kötüydü ama…

Olaylar başladığı zaman ‘akşam sizi öldürme­ye gelecekler’ diye haber veriyorlardı. Çocuk ak­lıyla korkuyorduk. ‘Nereden öğrendin’ diye so­runca ‘babam evde söyledi’ diyorlardı.

O günlerde, Yunan tebaalarını kovuyorlardı. İnsanlar korkudan bir bir gidiyorlardı. Ailesi Türk tebaası olanlar bile gidiyorlardı. Öyle zorluklar geçirdik ki…

O dönemlerde Rumlarda, ‘Yunanistan’a gitme akını’ başlamıştı.

Askere gitmeme de on gün vardı. Türk arka­daşlarım ‘sen buradan git. Şubeye git, sana izin versinler’ diyorlardı.

Şubeye gittim, yurt dışına çıkmam için bana izin verdiler. O zamanlar böyle birşey olmuyor­du ama, bana izin verdiler. Para da yoktu o za­man bende. Yurt dışına çıkmak için 100 lira lazımdı. Bana bir tanıdık 100 lirayı ödünç verdi.

Bana borç veren Türk, otobüsle sınırı geçince 100 lirayı geri vermem için beni tembihlemişti.

Ben de sınırı geçince otobüs şoförüne 100 li­rayı geri verdim. Beni beş parasız Yunanistan’a yolladılar. Kardeşimle beraber gittik. Annemiz burada kaldı. Biz giderken, hüngür hüngür ağlı­yordu.”

 

Izdırap dolu günlerin başlangıcı…

Lazaros’un anıları “hüzün” dolu…

Devamı haftaya…

 

 

Latif Karaali, Güle Güle Gazetesi

4 – 10 Eylül 2005, Sayı: 390

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir