Bir zamanlar Türkiye

GEÇENLERDE bir yazımda “fiyatları bile devlet tesbit ediyordu” şeklinde ifade kullanmıştım…

Doğru…

Farklı bir ekonomi anlayışı hakimdi. 70’li yılların sonu…

O dönemi Mustafa Dinçer ile konuşuyorduk. Dedi ki:

“Hava Kuvvetleri’nde kantin subayıydım.

Yağ yok… Şeker yok… Hiçbir şey yok.

Komutana ‘yok’ diyemezsin ya…

Zeytinyağı aramaya çıkardık askerle.

Ordu Pazarı’na giderdik; kelle başı 1 kilo.

Kime yetecek?

2 askerle ‘baskın’ yapardık bakkala. Paramızla alacağız…

Korkudan, stoktan çıkarıp verirdi istediğimizi…

Ankara’nın göbeği.  

Benzin yok…  Mazot yok…

Kahve-sigara zaten hiç yok.”

 

Ya otobüs üretimi?

Otobüs üretimi ve satışlarında bir “sıkıntı” var mıydı?

Mustafa Dinçer, devam ediyor:

“O zamanlar fiyatı Sanayi Bakanlığı tesbit ederdi.

Üretici kalın bir klasörle Bakanlığı müracaat eder.

Araçta ne varsa belirtilir klasörde.

Her bijonun maliyeti…

Her rondelenin maliyeti…

Bakanlık inceler, ‘senin maliyetin şu… Şu kadar kar oranı ile şu fiyata satabilirsin’

diyerek onay verir.

Sene 78-79…

Bakanlığın tesbit ettiği fiyatla otobüs satmak mümkün değil.

Bakanlık dosyayı inceleyip fiyat tesbit edene kadar maliyetler katlanıyordu.

Enflasyon… Enflasyon…

Üretimde dışa bağımlıydık.

Parça, Almanya’dan gelirdi.

İthal müsaadesi almak da hiç kolay değildi.

Döviz yok…

Hükümet ‘kendi dövizini kendin bul’ diyordu.

Mercedes araçlar, döviz karşılığı satılıyor.

Otobüsçü dövizi buluyor; Merkez Bankası’na yatırıyor…

Mercedes o belgeyi kullanarak üretim yapıyor.

Otobüsçü, dövizi Sirkeci esnafından buluyor; otobüsü, Merkez Bankasından alıyordu…

Sirkeci esnafı, Otomarsan’ın üretimini ve satışını sürdürmesine büyük katkı sağlamıştır.

Bu kadar zorluklara rağmen, o günlerin de farklı bir yanı ve heyecanı vardı.

Herkes bir yolunu buluyordu…

…Ve ayakta kalmayı beceriyordu.

Otomarsan üretiyordu…

Otobüsçü kazanıyordu…

Çok şükür yağsız kalmadık.”

 

Mustafa Dinçer‘in hatıraları böyle.

Ben de hatırlıyorum.

Rahmetli amcam 401 plakalı otobüs için Merkez Bankası’na para yatırdı.

167 bin Mark.

302’yi Merkez Bankası‘ndan satın aldı.

O günlere ait bir anı da Salih Dilli’nin “Bijon Saplaması” adlı kitabından:

“Döviz bulmak için her yol deneniyor.

Cebinde bir dolarla bile dolaşanı içeri atıyorlar ama, Devlet yurt içinde bile dövizle satışa izin verdi.

Hedef müşteri, yurt dışında çalışan işçiler… Tahtakale’de Alman markı bir gecede 6 TL’den 17 TL’ye çıktı!

Satış için Almanya’ya gidilecek, orada

gazetelere ilân verilecek ve değişik yerlerdeki işçilerle görüşülüp otobüs satılacak. Seyahat ve satışlarla ilgili son detay toplantısı yapılıyordu ki; kapı vuruldu ve kapı aralığından Sait Ağa başını uzattı. Patron;

‘- Buyur Sait Ağa, hoş geldin.’

‘- Hoş bulduk da sizin toplantınız var galiba, ben sonra geleyim.’

‘- Zaten toplantı bitti. Çocuklar da gidiyordu, buyur.’

‘- Nedir bu dövizli satış işi Allah aşkına?’

‘- Biz de onun için toplantı yaptık. Çocuklar yarın Almanya’ya gidiyor.’

– Otobüs satışı için mi?

‘- Evet.’

‘- Yahu gardaşım. Bunun için taa Almanya’lara adam gönderilir mi: Harcayacağın paraya yazık yahu!’

‘- Peki ne yapalım ağam?’

‘- Gaç dene satmayı düşünüyon?’

‘-100.’

‘-Bu kadar otobüs satmak için bu masrafa değmez. 50’sini ben alırım, 25’ini Doğu Karadeniz bayisi alır, kalanını da Sirkeci’ye verirsin, olur biteri.’

‘- Tamam ağam. Ama gene de bi gidip gelsinler.’

 

Dört ekip halinde gittiler. Dört ayrı şehirde on beş gün süreyle kaldılar.

Frankfurt’ta görüştükleri işçilerin en çok para kazananı bile bir otobüs almaya yetecek parayı (172 bin DM) biriktirememişti.

Tek otobüs satamadan boynu bükük geri döndüler.

Ama Sait Ağa sözünü tutmuş, 50 otobüsü onlar gelene kadar alıp parkına çekmişti.”

 

 

 

Latif Karaali, Güle Güle Gazetesi

25 Nisan – 1 Mayıs 2005, Sayı: 380

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir