Fakirliğin Kültürü: Mısır (2)

MISIR, önemli bir tarihi zenginliğe sahip. Dünyanın en eski ve en zengin müzesi Kahire’de. Müze gezimiz sırasında bunu gördük. Mısır müzesi “Firavunların Hazinesi’ne sahip. Bütünüyle elde edilmiş tek hazine Tutankamon’a ait. Diğer firavunların mezarları soyulmuş; geriye onlardan pek az eser kalmış. Tutankamon, 7-8 yaşlarında tahta oturmuş, 8 sene Firavun olarak hüküm sürmüş. Ünlü olmasının sebebi, yaşarken yaptığı uygulamalar değil. Mezarını çok iyi saklaması. Hırsızlar mezarını bulamamış; bu yüzden, arkeologların bulduğu “Tutankamon’un hazinesi” doğrudan ve eksiksiz olarak müze’ye taşınmış. Dolayısıyla “en ünlü firavun” olmuş. Neler yok ki… Hele o mumyalar… Aradan 4 bin yılı aşkın zaman geçmesine rağmen, adeta “canlı” gibi duruyor. Firavun’la ilgili bir hikaye anlatıyorlar.

Bizim “bize de mi lolo” deyişi  aklıma geldi. Firavun’un bir danışmanı var. Adı “Haman”. Muazzam bir danışman Haman. Müthiş akıllı bir adam. Firavun, Haman’a akıl danışıyor. Bir gün Firavun, Haman’a kazık atmaya kalkıyor. Danışman Haman “Hamana da mı ya Firavun” diyor.  Bu söz, Sezar’ın “Sende mi Brütüs” kadar ünlü.

 

Müze’den papirüs satın alanlar oldu. Bir gün önce de Papirüs Enstitüsü’nden satın alanlar. 300 dolara, 500 dolara papirüs satın alanlar oldu.

Hatta, bin dolar veren bile çıktı.

Öğle yemeğine girerken seyyar satıcı geldi. Papirüslerin garanti belgesi ve arkalarında orijinal olduklarına dair mühür var.

Tanesini 30 paunddan satıyor. Alacağız almasına da, pazarlık yapacağız. Seyyar satıcıya “10 paund veririz” dedik. I-ııh vermiyor… pazarlık…pazarlık..pazarlık…

3 tanesini 20 paunda aldık.

Sonra adam gitmedi. “3 tane daha vereyim” dedi. “yok” dedik. “4 tanesi 20 paunda olursa alırız.”

Seyyar satıcı 20 paunddan 4 tane daha verdi.

Ama yanımızdan ayrılmıyor, 4 tane daha satmak istiyor. Biz ise, bir papirüsün ortalama değerini düşürmeye çalışıyoruz. Başardık da… Hem de aldığımız papirüsler mühürlü. Arkasında müze’nin mühürü var.

“5 tane verirsen, 20 paunda alırız” dedik.

Ardından “aynı fiyata 6 tane daha vereyim” dedi.

“olmaz” dedik. “7 tane 15 paund. Verirsen alırız.”

Kabul edeceğini biliyorduk. 75 paunda 19 adet papirüs aldık.  Tanesi yaklaşık 4 paunda gelmiş oldu.

Papirüsleri 100 dolara, 1000 bin dolara satın alan oldu, ama bizim aldığımız gerçek papirüs. Onların aldıkları ise muz kabuğu… “yeter” deyip seyyar satıcının yanından ayrıldık.

Daha yemeğimizi yeyip, “Piramit Bölgesi”ne gideceğiz çünkü.  Biraz daha kalsaydık, papirüsün değeri bir puanda, belki de altına inecekti.

Mustafa Dinçer ve ben, elimizde papirüsler yemekten sonra “Kahire’nin arka sokaklarını görelim” dedik.

Varoşlarını dolaştık. Şehir temiz değil. Temiz olmamasının temelinde, yerel yönetimdeki “otorite anlaşmazlığı” yatıyor.

Çünkü belediye başkanları hep eski asker ve “atama” ile göreve geliyor. Meclis üyeleri de seçimle. Otele döndüğümüzde her tarafımız toprak içindeydi. Kafileyi “Piramit Bölgesi”ne götürecek otobüsler hareket etmek üzere.

“Biz sonra geliriz” dedik. Onlar gitti.

 

KURŞUNU YERSİN!

Kafilenin hareketinden bir saat sonra otelden bir arabayla ayrıldık. “Piramitler”e ulaştığımızda, otobüsle bizden bir saat önce hareket eden ekip daha gelmemişti. Polis bizi bölgeye sokmuyor. Çünkü, bölgeyi ziyaret edecek gruplar daha önceden bildiriyormuş. Ne yapacağız? Derdimizi anlattık. Polis bir yere telefon etti, bir ekip geldi.

Eskort eşliğinde piramit bölgesine girdik. Bölgeyi gezmek için develere bindik. Biz devenin sırtında;  deveci, devenin yularını tutup çekiyor, önde yaya gidiyor. Peşimizde de iki polis

Bir ara polislerden biri deveciyi ikaz etti:

“Bunlara bir şey olursa, kurşunu yersin!”

Özel koruma ile gala yemeği verilecek “çadır”a gidiyoruz. Piramitle “çadır”ın arası, deve yürüyüşle 40 dakika. Çadır’a önce biz ulaştık.

 

Gündüz, sefaleti görüyorsun, ama “kahire geceleri” bir başka… Güzellik ve çirkinlik detaydadır. Karanlık detayları gizliyor, çirkinlikleri örtüyor. “Kahire Geceleri” hakikaten farklı.

Dansöz, Türkiye’de olduğu gibi, kahire gecelerinin de vazgeçilmez unsuru.

Akşam yemekteyiz. Sahnede bir dansöz raksediyor.

Tipik bir mısırlı.

“Mısır oryantalleri, bu işi biliyor” şeklinde konuşulurken masamızda oturan bir “kadın uzmanı” araya girdi.

“Ne diyorsunuz siz” dedi ve ekledi:

“Bu kadın Rus”

Dans bitti, dansöze sorduk.

Dansı kadar güzel Arapça konuşuyor.

7 yıldır Kahire’deymiş ve Rus’muş.

 

HACIEMİN FAKTÖRÜ

Nil’de “Gemi Restoran’da yemekli bir program var.

Dansözlü, şarkıcılı…

Bir ara, bir alkış koptu: bütün otobüsçüler “Hacı Eeeminn, Hacı Eeeminn” diye bağırıp tempo tutmaya başladı.

Biliyorsunuz; Mehmet Emin Töredi, Türkiye’de Emin, Yunanistan’da Eminakis, İspanya’da Don Emilio olarak anılır.

Herkes Mekke’de “hacı” olur. Mehmet Emin Töredi Mısır’da Hacı Emin oldu.

…Ve hacı emin sahne aldı.

İlginçtir…

Saz heyeti Almanca bilmiyor, Emin de Arapça…

İlk parça “ada sahillerinde”

Ada sahilleri, anonim bir parça. Hem Arap aleminde, hem de İsrail’de kendi dilleriyle söylenen bir şarkı.

Ancak, bize özgü yeni parçalarda da saz heyeti ile Emin arasında mükemmel bir uyum vardı.

Piramit bölgesi’nde, Sahra’daki Gala Yemeği’nde de “hacı emin” otobüsçülerin ısrarı ile sahne aldı. “emin şov” yine müthişti.

Peki, Arapça bilmeyen hacı emin, Türkçe bilmeyen müzisyenlerle bu elektriği nasıl sağladı?

Herhalde, müzisyenler arasında bir “sır” olsa gerek.

Latif Karaali, Güle Güle Gazetesi

20-27 Ekim 2003, Sayı: 302

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir