TÜRK OTOBÜSÇÜSÜ

 UZUN zaman oldu… Doğan Heper Milliyet Gazetesindeki köşesinde “Çin’e ulaşan Türk otobüsçüsü” başlığı ile bir makale yayınlamıştı.

Bir bölümünü aktarayım:

“Türkiye’deki rekabet ortamı ve halkın beğeni düzeyi açısından 5-10 senede artık çalıştırılamaz hale gelen otobüsler Çin’de yaşamlarını uzun süre daha sürdürerek ekonomiye katkıda bulunmaya devam etmiş olacaklar.”

Doğan Heper yazısında, insanımızın teşebbüs gücünü, becerikliliğini övüyor ve “Türk insanın yapamayacağı bir şey yok” diyordu.

Çok doğru!

 

MAKALENİN HATIRLATTIKLARI

Şu an otobüslerimiz Sudan’dan Çin’e kadar çeşitli ülkelerde kıtalararası çalışıyor.

Dünyaya otobüsçülüğü, otobüs işletmeciliğini Türkler öğretiyor.

Geçenlerde Hacı Murat Özel’le sohbet ederken Doğan Heper’in yazısını hatırladım.

Hacı Murat’ın ilginç hikayeleri var. İşte biri daha:

10 Ağustos 1969… Hacı Murat Özel 69 model 0 302’sini yeni almış. Karşısına 32 kişilik bir Türkmen grubu çıkıyor. Altay’a gidecekler.

Altay nere?

Taa Asya’da, dünyanın tavanında.

Batı Sibirya ile Moğolistan halk cumhuriyeti topraklarını ayıran dağlık ülke.

Çin’e komşu bir otonom (muhtar) bölge. Dışişlerinde Çin’e bağlı.

Yol 15 gün sürüyor. Grup orada 15 gün kalacak, sonra Türkiye’ye dönecekler. Yani 45 günlük seyahat!

 

SERÜVEN BAŞLIYOR…

100 bin liraya anlaşıyorlar.

O günlerde 100 bin lira, otobüsün peşin fiyatı. Geri kalanı 16 ayda ödeniyor. İstanbul hareket ediliyor.

Otobüste 32 kişi var ama, tıklım tıklım eşya dolu. Eski hac otobüsleri gibi.

Yatağını, yorganını, tüpünü, gazocağını alan binmiş. Arabada yatıyorlar, mola yerlerinde yemek pişirip yiyorlar.

Erzurum’dan İran’a giriliyor. Pakistan… Afganistan… derken, 150 kilometrel ik “tampon bölge”ye giriyorlar.

İki dağın arası. Dağ yarılmış, yol açılmış. Güneş yüzü görmüyorlar. Yol tamamen buz… 150 kilometreyi 18 saatte alıyorlar.

Rakım 4506 metre. Tamamen dağlık bölge. Etraf hep orman!

Yol asfalt ama, çok dar. O kadar dar ki ağaç dalları otobüsün her iki yanını çiziyor.

Orman hayvanları da var. Işığı gören ne kadar dağ hayvanı varsa yola dalıyor.

Hacı Murat tuttuğunu koparır. Uzun ve meşakkatli yolu nihayet bitirir.

 

… VE NİHAYET!

 Bundan sonrasını ağzından dinleyelim:

“Altay’a varınca şehirde otelde kaldım.

Şehirde 10 araba görmedim. Herkes bisiklete biniyordu.

7’nci gün “gelmişken başkent Pekin’i göreyim” dedim.

Sordum “ 4 bin kilometre” dediler.

Trene bindim. Tren eski ve yavaş…

3 gün 3 gece gittik.

Oradakilere işretlerle soruyorum. “Pekin’e kaç kilometre kaldı” diye. “3 bin 500 yüz kilometre” dediler.

Telaşlandım.. geri dönmek istedim.

Polis yardımcı oldu, Altay’a giden başka trene bindim.

Koskoca trende iki kişiyiz. Başka yolcu yok. Konuşmuyoruz…

Bir ara önümdeki adam gazete okumaya başladı.

Baktım Hürriyet Gazetesi okuyor.

Bende arkasından gazeteyi okumaya başladım.

O sayfaları çeviriyor, ben okumaya devam ediyordum.

Rahatsız oldu, arkaya bana döndü.

O ara “Türk müsün” diye sordum.

İstanbul’da Merter’de oturuyormuş.

“Sen nasıl geldin” diye sordu. “Otobüsle” dedim. Şaşırdı, inanmadı.

Yakında bir yerde inecekmiş.

Benimle 300 kilometre daha geldi.

Altay’da indik. Otobüsün camında kocaman Türk bayrağı da vardı.

Tıpkı hac otobüsleri gibi.

Gördü de öyle inandı.”

 

Latif Karaali, Güle Güle Gazetesi

2-8 Nisan 1999

Sayı: 69

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir